e-ISSN 2147-8325
Volume : 10 Issue : 2 Year : 2022
Veri Tabanları
Uygulamalar
Üyelikler
TÜRK İMMÜNOLOJİ DERGİSİ - Turk J Immunol: 10 (2)
Cilt: 10  Sayı: 2 - 2022
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

EDITÖRYAL
2.
Editöryal
Editorial
Günnur DENİZ
Sayfa II

DERLEME
3.
CXCR5+CD8+ Foliküler Sitotoksik T Hücrelerinin Biyolojisi ve Hastalıklar ile İlişkisi
CXCR5+CD8+ Follicular Cytotoxic T Cell Biology and Its Relationship with Diseases
Nurten Sayın Ekinci, Şule Darbaş, Fahri Uçar
doi: 10.4274/tji.galenos.2022.04796  Sayfalar 48 - 55
CD8+ sitotoksik T (CD8+ T) hücreleri, enfekte olmuş ve kanserli hücrelerin ortadan kaldırılmasında rol oynar. İmmün sistemin bu fonksiyonel hücre grupları uzun süreli koruma sağlamak için efektör ve hafıza alt gruplarına farklılaşır. CD8+ T hücreleri, germinal merkez reaksiyonlarının bir parçası olarak nadiren kabul edilmesine rağmen, yakın zamanda B hücre folikülü ve germinal merkez içinde CXCR5+CD8+ foliküler sitotoksik T (Tfc) hücre olarak adlandırılan yeni bir alt kümesi tanımlanmıştır. Tfc hücreleri B hücrelerini aktive ederler. Bu özelliklerinden dolayı foliküler yardımcı CD4+ T hücreleri gibi bir fonksiyon göstermektedirler. Fonksiyonel mekanizmaları büyük ölçüde benzer olmakla birlikte, hastalık patogenezini farklı şekilde kontrol eden Tfc hücreleri, enfeksiyon sırasında viral yükü kontrol eder ve ayrıca antikor aracılı otoimmün hastalığın ilerlemesini destekler. Bu derleme, Tfc hücrelerinin fenotipini, işlevini, lokalizasyonunu ve fonksiyonunu ve hastalıklarla olan ilişkisini özetlemektedir.
CD8+ cytotoxic T (CD8+ T) cells are involved in the elimination of infected and cancerous cells. Functional cell groups of this immune system differentiate into effector and memory subsets to provide long-term protection. Although CD8+ T cells are rarely recognized as part of germinal center reactions, a new subset of the B cell follicle and germinal center, termed CXCR5+CD8+ follicular cytotoxic T (Tfc) cells, has recently been identified. These cells show a functional profile like CD4+ T follicular helper cells identified to activate B cells. While their functional mechanisms are largely similar, they control disease pathogenesis differently. Tfc cells check viral load during infection as well as support antibody-associated autoimmune disease progression. This review summarizes the phenotype, function, localization and function of Tfc cells and their relationship with diseases.

4.
Mezenkimal Kök Hücreler: Tarihçe, Karakteristik Özellikler ve Tedavi Edici Kullanımlarına İlişkin Genel Bir Bakış
Mesenchymal Stem Cells: History, Characteristics and an Overview of Their Therapeutic Administration
Başak Aru, Gizem Gürel, Gülderen Yanikkaya Demirel
doi: 10.4274/tji.galenos.2022.18209  Sayfalar 56 - 68
Mezenkimal kök hücreler, in vitro koşullarda multipotent farklılaşma kapasitesine ve yapışan kültür oluşturma yeteneğine sahip, kemik iliği, yağ ve umblikal kordon olmak üzere farklı kaynaklardan izole edilen heterojen, hematopoietik olmayan fibroblast benzeri hücrelerin bir alt grubudur. İlk kez tanımlandıkları 1960’lı yılların sonlarından beri araştırmacıların ilgisini çeken bu multipotent hücreler, doku yenilenmesine yapısal olarak katkı sağlamalarının yanı sıra ve bağışıklık sistemi hücreleri ile etkileşerek bağışıklık yanıtlarını düzenleyebilir, immün baskılanma ve toleransı teşvik edebilirler. Tüm bu özelliklerine ek olarak kolay erişilebilir olmaları, hücre kültürü ortamında hızlı ve kolay bir şekilde çoğaltılabilmeleri ve yetişkin dokulardan elde edilebilmeleri nedeniyle üretimleri önünde etik engellerin bulunmaması, mezenkimal kök hücrelerini günümüzde rejeneratif tıp alanında en yaygın kullanılan hücre tiplerinden biri haline getirmiştir. Ancak bu hücrelerin klinikte yaygın kullanımlarının önünde heterojenitelerinin yol açtığı varyasyonlar başta olmak üzere çeşitli engeller bulunmaktadır. Bu derleme, mezenkimal kök hücrelerinin tarihçesine ve genel özelliklerine ek olarak bağışıklık sistemi üzerindeki etkilerine ve terapötik kullanımlarına odaklanırken, bu hücrelerin klinikte kullanımlarındaki potansiyel tehlikeleri tartışmakta, ayrıca mezenkimal kök hücrelerin klinik uygulamalardaki tedavi edici etkinliklerini gösterdikleri temel mekanizmalara bağlı olarak yeni bir isimlendirme önerisi (tıbbi sinyalizasyon hücreleri) de sunmaktadır.
Mesenchymal stem cells are a subgroup of heterogeneous, non-hematopoietic fibroblast like cells that can be isolated from various tissues including bone marrow, adipose tissue and umblical cord; and characterized by their multipotent differentiation capacities in addition to being adherent under standard cell culture applications. As these multipotent cells can contribute to tissue regeneration, can modulate immune responses and promote immune tolerance and immune supression by interacting with immune system cells; these cells attracted researchers’ attention since the beginning of late 1960s when they have been first identified. Moreover, mesenchymal stem cells have become one of the most widely used cell types in the field of regenerative medicine today, as they are easily accessible, can be propagated quickly in vitro, and there are no ethical concern against their isolation as they are derived from adult tissues. However, there are various obstacles against their usage in the clinical practice, especially due the variations as a consequence of their heterogeneity. This review focuses on the history and general characteristics of mesenchymal stem cells, their impact on the immune system and their therapeutic use, while discussing the potential dangers regarding their use in clinical practice; in addition, it also offers a new nomenclature (medicinal signalling cells) based on the cellular mechanisms by which mesenchymal stem cells exert their therapeutic efficacy.

5.
SARS-CoV-2’nin Olası Nöroinvazyon Mekanizmaları
Potential Neuroinvasion Mechanism of SARS-CoV-2
Ali Sahin, Seval Kubra Korkunc, Fatıma Hacer Kurtoglu, Hilal Taskiran, Betigul Ekmekci, Huseyn Babayev, Ahmet Hakan Ekmekci
doi: 10.4274/tji.galenos.2022.80774  Sayfalar 69 - 76
Bir koronavirüs olan şiddetli akut solunum yolu sendromu koronavirüsü-2’nin, özellikle obezite, diyabet ve hipertansiyon gibi sağlık sorunları olan yaşlı erkek hastalarda akut solunum sıkıntısı sendromuna ve bir dizi solunum dışı sekellere neden olduğu bilinmektedir. Bu sağlık sorunları endotel disfonksiyonla bağlantılıdır ve koronavirüs hastalığı-2019 sekelleri, çoklu organ yetmezliği ve nörolojik sorunları içerir. Solunum birincil enfeksiyon modu olsa da, bu virüs koroid pleksus ve meningeal arterlerin yanı sıra nöronlar ve beyin omurilik sıvısı dahil olmak üzere çeşitli organlarda keşfedilmiştir.
The severe acute respiratory syndrome coronavirus-2, a coronavirus, is known to cause acute respiratory distress syndrome and a range of non-respiratory effects, particularly in elderly male patients with underlying health conditions such overweight, diabetes, and hypertension. The coronavirus disease-2019 sequelae include multiple organ failure and neurological issues, and these prior health issues are linked to endothelial dysfunction. Although inhalation is the most frequent mode of infection, this virus has also been discovered in neurons, cerebrospinal fluid, the choroid plexus, and meningeal vasculature.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
6.
Üçüncü Basamak Bir Kalp Merkezinin Sağlık Çalışanları Arasında Aşılama Öncesi ve Sonrası COVID-19 Korkusu ve Seroloji
Fear of COVID-19 among Healthcare Workers of a Tertiary Care Cardiac Facility Before- and After-Vaccination and Serology
Jehangir Ali Shah, Ali Ammar, Waqar Khan, Rajesh Kumar, Farheen Ali, Shahid Ahmed, Mehwish Zehra, Jawaid Akbar Sial, Tahir Saghir, Zahid Ur Rehman
doi: 10.4274/tji.galenos.2022.63935  Sayfalar 77 - 87
Amaç: Bu çalışmada, üçüncü basamak bir kalp merkezindeki sağlık çalışanları arasında koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) döneminde aşılama öncesi ve sonrası algı ve uygulamalardaki değişikliklerinin ve antikor titrelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Bu tanımlayıcı çalışma, Pakistan, Karaçi’deki üçüncü basamak bir kalp merkezindeki sağlık çalışanlarını içermektedir. Sağlık çalışanlarının aşılamadan önce, aşılamadan sonra ve antikor titresini öğrendikten sonra güvenlik hissi, uygulama ve algılarını değerlendirmek için önceden tanımlanmış yapılandırılmış bir anket kullanılmıştır.
Bulgular: Yüz elli bir sağlık çalışanının %70.2 (n=106) erkek ve katılımcıların çoğunluğu, %65.6 (n=99) 35 yaşında ya da daha geç yaştaydı ve ortalama yaş 34.92 ± 7.64 yıl olarak saptandı. Neredeyse yarısı, (n=74; %49) hekim ve %6.6 (n=10) klinik dışı personel, geri kalan kişiler hasta bakım personeli görevindeydi. Önceki COVID-19 enfeksiyonu, doğası gereği 10 kişide (%6.6) ciddi, 1 kişide (%0.7) kritik olmak üzere 62 kişide (%41.1) rapor edilmiştir. COVID-19 aşılamasından bu yana geçen ortalama gün sayısı 89.6 ± 40.07 ve 11 kişide (%7.3) aşılama sonrası COVID-19 bildirildi. Antikor titre seviyeleri 108 kişide (%71.5) >250 U/mL ve 18 kişide ise (%11.9) ≤100 U/mL ve altında saptandı. Aşılama sonrası algı puanı ile karşılaştırıldığında algı skorunda seroloji sonrası ortalama 61.04 ± 25.23 ile 53.86 ± 28.96 arasında anlamlı bir artış gözlendi (p=0.008). Aşılama öncesi ortalama 69.93 ± 27.12, aşılama sonrası ortalama 59.47 ± 30.61 (p<0.001) ve seroloji sonrası 55.1 ± 27.1 olmak üzere (p<0.001) olan ortalama uygulama puanlarında önemli bir düşüş eğilimi görülmüştür.
Sonuç: Sağlık çalışanları arasında aşılamadan sonra ve antikor titresini öğrendikten sonra güvenlik hissi ve kişisel koruyucu önlemlere uyumda hoşgörünün arttığı gözlemlenmiştir.
Objective: This study aimed to assess the changes in the perceptions and practices during the coronavirus disease-2019 (COVID-19) era before and after vaccination and antibodies titer among the healthcare workers (HCWs) at a tertiary care cardiac center.
Materials and Methods: This descriptive study included HCWs working at a tertiary care cardiac center in Karachi, Pakistan. A predefined structured questionnaire was used to assess the sense of security, practice, and perception of the HCWs before vaccination, after vaccination, and after knowing the antibodies titer.
Results: Out of 151 HCWs, 70.2% (106) were male, and a majority, 65.6% (99), were ≤35 years old with an overall mean age of 34.92 ± 7.64 years. Nearly half of the individuals, (n=74; 49%), were doctors, 10 individuals (6.6%) were non-clinical staff, and reaming were nursing staff. The mean day since COVID-19 vaccination was 89.6 ± 40.07 before COVID-19 infection. Antibodies titer levels were >250 U/mL in 108 cases (71.5%) and ≤100 U/mL in 18 cases (11.8%). A significant increase in perception score was observed after serology with a mean of 61.04 ± 25.23 vs 53.86 ± 28.96; (p=0.008) compared to the post-vaccination perception score. A significant declining trend has been witnessed in mean practice scores, with a pre-vaccination mean of 69.93 ± 27.12, post-vaccination mean of 59.47 ± 30.61 (p<0.001). And post-serology mean of 55.1 ± 27.1 (p<0.001).
Conclusion: An increase in the sense of security and leniency in adherence to personal protective measures has been observed among HCWs after vaccination and after knowing the antibodies titer.

7.
Kompleman Faktör I HIV ile Enfekte Preeklampside Kompleman Bileşen 4b ile İlişkili Midir?
Does Complement Factor I Correlate with Complement Component 4b in HIV Infected Patients with Preeclampsia?
Rowen Govender, Nalini Govender, Thajasvarie Naicker
doi: 10.4274/tji.galenos.2022.08370  Sayfalar 88 - 94
Amaç: Bu çalışmada amaç, insan immün yetmezlik virüsü (HIV) ile enfekte olan preeklamptik kadınlara kıyasla, normotansif (N) hamile kadınlarda kompleman faktör I (CFI) ve kompleman bileşeni 4b (C4b) konsantrasyonlarını belirlemektedir.
Gereç ve Yöntem: Çalışma popülasyonu preeklamptik (n=38) ve normotansif (n=38) hamile kadınlardan oluşmaktadır ve HIV durumlarına göre HIV-pozitif (n=19) ve HIV-negatif (n=19) gruplarına ayrıldı. Serum CFI ve C4b seviyeleri, Bio-Plex multipleks immünolojik testleri kullanılarak belirlendi. Veri analizi, Stata (versiyon 12) ve Graphpad Prism (8.0.1) kullanılarak yapıldı.
Bulgular: HIV+ ve HIV- arasında, N+ve grup ile kıyaslandığında PE+ve, PE-ve ile kıyaslandığında PE+ gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir C4b down regülasyonu gözlendi (p=0.0001). CFI seviyeleri N+ve vs. N-ve gruplarında anlamlı şekilde up-regüle (p=0.004), HIV+ ile karşılaştırıldığında PE+ve grubunda, PE+ve vs. PE-ve gruplarında down regüle idi (p=0.004). Pariteli C4b için, PE-ve ve HIV+ hastalar arasında (r=0.47; p=0.04) ve CFI için PE+ve grubunda (r=0.68; p=0.0001) anlamlı pozitif ilişkiler kaydedildi (r=0.68; p=0.0001). C4b ile sistolik kan basıncı (r=-0.53, p=0.01) ve C4b ile diyastolik kan basıncı (r=-0.78, p=0.0001) arasında negatif anlamlı ilişkiler kaydedildi. CFI ayrıca parite ile negatif bağıntı saptandı (r=-0.48, p=0.03).
Sonuç: Bu yenilikçi çalışma, N+ve gebeliklere kıyasla PE+ve’de C4b ve CFI düzeylerinde bir düşüş olduğunu göstermektedir. Bu az gen ifadesinin, HIV enfeksiyonu ile PE komorbiditesinde C3 konvertaz disregülasyonundan kaynaklanan kompleman aracılı virolize bağlı olarak gelişmiş olması olasıdır.
Objective: This study aims to determine the concentration of complement factor I (CFI) and complement component 4b (C4b) in normotensive (N) pregnant women compared to women with preeclampsia (PE) and human immunodeficiency virus (HIV).
Materials and Methods: The study population consisted of preeclamptic (n=38) and normotensive (n=38) pregnant women, who were further stratified by HIV status into HIV-positive (n=19) and HIV-negative (n=19) groups. Serum levels of CFI and C4b were determined using the Bio-Plex multiplex immunoassays. Data analysis was conducted using Stata (version 12) and Graphpad Prism (8.0.1).
Results: A statistically significant downregulation of C4b was noted in the N+ve vs. N-ve, PE+ve in comparison with the N+ve group (p=0.0001) and in PE+ve compared to the PE-ve pregnancies. CFI levels were significantly upregulated in the N+ve vs. N-ve groups (p=0.004) and downregulated in PE+ve compared to N+ve and in PE+ve vs. PE-ve groups (p=0.004). Significant positive associations were noted for C4b with parity, between the PE-ve and N+ve groups (r=0.47; p=0.04), and for CFI in the PE+ve group (r=0.68; p=0.0001). Negative significant associations were noted between C4b and systolic blood pressure (r=-0.53, p=0.01) and C4b and diastolic blood pressure (r=-0.78, p=0.0001). CFI also showed negative association with parity (r=-0.48, p=0.03).
Conclusion: This innovative study demonstrates a decline of C4b and CFI levels in PE+ve, compared to N+ve pregnancies. It is plausible that the downregulation may be attributed to complement mediated virolysis emanating from C3 convertase dysregulation in PE comorbidity with HIV infection.

8.
Sıçan Modellerinde Nutrition Bio-Shield (NBS) Takviyesi Alımının Adjuvan Kaynaklı Romatoid Artrit Üzerindeki Anti-Enflamatuvar Etkileri
The Anti-Inflammatory Effects of the Nutrition Bio-Shield (NBS) Supplement Intake on Adjuvant-Induced Rheumatoid Arthritis in Rat
Mehrdad Mosadegh, Aref Khalkhali, Yasaman Sadeghi, Yousef Erfani
doi: 10.4274/tji.galenos.2022.03522  Sayfalar 95 - 101
Amaç: Romatoid artritin (RA) immünolojik özellikleri, tedavi prosedüründe çok çeşitli immünosüpresif ajanların kullanılmasına yol açmıştır. Ancak mevcut tedaviler çoğu durumda sadece hafifletici olma eğilimindedir. Bu bağlamda, bu çalışma, RA tedavisinde lenfositler üzerinde inhibitör etkileri olan nutrition bio-shield (NBS) verilmesinin tedavi edici etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 25 erkek Wistar sıçanı, Freund’s complete adjuvant kullanılarak deneysel RA oluşturuldu. Bunlardan 15’ine, 30 gün boyunca uygun konsantrasyonlarda (12,5, 25 ve 50 mg/Kg) NBS verildi. Daha sonra tüm olgulardan romatoid faktör (RF), eritrosit sedimentasyon hızı (ESR) ve C-reaktif protein (CRP) serum düzeylerini değerlendirmek için kan örnekleri alındı.
Bulgular: Elde edilen sonuçlar, sıçanlar takviye ile tedavi edildiğinde, enflamatuvar yanıtların iki göstergesi olan ESR ve CRP serum seviyelerinin, kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde düştüğünü gösterdi. Dikkat çekici bir şekilde, tedavi edilen tüm sıçanlarda takviyenin, 50 mg/kg’de gözlemlenen maksimum etkilerle, RF seviyesini normal seviyeye başarıyla geri getirdiği görüldü (p<0.05).
Sonuç: Bu çalışma, NBS takviyesinin hayvan modellerinde kan RF’yi normal seviyeye getirebileceğini ve RA semptomlarını ortadan kaldırabileceğini göstermiştir. Bir öneri olarak, bu ek RA’nın tedavi protokolüne entegre edilebilir. Bununla birlikte, bu uygulamanın tedavi edici etkisini araştırmak için daha fazla çalışmalara gereksinim vardır.
Objective: The immunological characteristics of rheumatoid arthritis (RA) have led to the use of a wide range of immunosuppressive agents in its treatment procedure; however, the available treatments tend to be merely alleviative in many cases. In this respect, this study attempts to assess the therapeutic potential of the nutrition bio-shield (NBS) supplement, which has inhibitory effects on lymphocytes in the treatment of RA.
Materials and Methods: In this study, 25 male Wistar rats were induced by RA using Freud’s complete adjuvant. Out of these rates, 15 were orally treated by NBS supplement at relevant concentrations (12.5, 25, and 50 mg/kg) for 30 days. Then, blood samples were obtained from all the cases in order to evaluate the serum levels of rheumatoid factor (RF), erythrocyte sedimentation rate (ESR), and C-reactive protein (CRP).
Results: Obtained results indicated that when rats were treated with the supplement, the serum levels of ESR and CRP, i.e. two indicators of the inflammatory responses, significantly declined compared to the control group. Noticeably, it was found that the supplement successfully restored the level of RF to the normal level in all of the treated rats, with the maximal effects observed at 50 mg/kg (p<0.05).
Conclusion: Altogether, this study proposed that the NBS supplement could restore blood RF to the normal level and eliminate the symptoms of RA in the animal models. As a suggestion, this supplement could be integrated into the treatment protocol of RA; however, further analysis is required to check its therapeutic value.

9.
Hipoksi Konjenital Kalp Hastalıklarında Ana Timosit Alt Grup Dağılımlarını Etkilemektedir
The Hypoxia Affects the Main Thymocyte Subset Distributions in Congenital Heart Diseases
Ekaterina Orlova, Olga Loginova, Natalia Loginova, Roman Shekhmametyev, Sergey Shirshev
doi: 10.4274/tji.galenos.2022.92485  Sayfalar 102 - 114
Amaç: Konjenital kalp hastalıkları (KKH) sıklıkla timus gelişim bozuklukları ve immün fonksiyon bozuklukları ile ilişkilidir. Bununla birlikte, siyanotik ve asiyanotik KKH’de timosit farklılaşmasının özellikleri halen bilinmemektedir.
Gereç ve Yöntem: CD4 ve CD8 ko-ekspresyonuna bağlı olarak asiyanotik (hipoksisiz) ve siyanotik (şiddetli hipoksili) KKH’li çocukların timüsünden izole edilen, ana timosit alt kümelerini ve timik plazmasitoid (p) dendritik hücreler (DH’ler) ile timositlerin ko-kültürlerinde doğal regülatör T-hücreleri (nTreg) ve değişmez doğal öldürücü T-hücreleri (iNKT) prekürsörlerinin miktarlarını in vitro olarak analiz edildi. Bulgular: Siyanotik KKH’de pDH’li timosit ko-kültürlerinde, asiyanotik ile karşılaştırıldığında, daha düşük seviyelerde CD4 ve CD8 ile T-hücresi reseptörünün (THR) αβ zincirlerini eksprese eden timosit sayısında azalma tespit edildi (CD4loCD8loaβTHR+), ancak artan sayıda CD4hiCD8-/loαβTHR+ hücreleri bulundu. CD4-CD8-αβTHR+, CD4hiCD8hiαβTHR+, CD4-/loCD8hiαβTHR+ hücrelerinin sayısı açısından siyanotik veya asiyanotik KKH arasında farklılık görülmedi. pDH’li timosit ko-kültürlerinde siyanotik KKH’de, asiyanotik KKH ile karşılaştırıldığında CD4+CD25+FOXP3+ hücrelerinin, nTreg prekürsörlerinin sayısında azalma tespit edildi. Siyanotik KKH’de, pDH’li timosit ko-kültürlerinde iNKT prekürsörleri olan CD3hiVα24Jα18+ hücrelerinin sayısı, asiyanotik KKH ile karşılaştırıldığında farklılık göstermedi. Siyanotik KKH’deki hipoksi, asiyanotik KKH’ye kıyasla pDH’li ko-kültürlerde timositlerin apoptoza direncini artırdı.
Sonuç: Bu nedenle hipoksi, KKH’li çocukların timüsünden izole edilen pDH’ler ile timosit ko-kültürlerindeki ana CD4 ve CD8 αβTHR T-hücresi alt kümelerini ve CD4+CD25+FOXP3+ hücrelerinin sayısını etkilemiştir.
Objective: Congenital heart diseases (CHD) are often associated with thymus development disorders and immune dysfunctions. However, the features of thymocyte differentiation in cyanotic and acyanotic CHD remain unknown.
Materials and Methods: We have analyzed the main thymocyte subsets depending on CD4 and CD8 co-expression, and the number of natural regulatory T-cells (nTreg) and invariant natural killer T-cells (iNKT) precursors in the co-cultures of thymocytes with thymic plasmacytoid (p) dendritic cells (DCs) in vitro, isolated from the thymus of children with acyanotic (without hypoxia) and cyanotic (with severe hypoxia) CHD.
Results: In the thymocyte co-cultures with pDCs in cyanotic CHD, compared to acyanotic CHD, a decreased number of thymocytes expressing αβ chains of the T-cell receptor with CD4 and CD8 lower levels (CD4loCD8loαβTCR+), but the increased numbers of CD4hiCD8-/loαβTCR+ cells were detected. The numbers of CD4-CD8-αβTCR+, CD4hiCD8hiαβTCR+, CD4-/loCD8hiαβTCR+ cells did not differ between cyanotic or acyanotic CHD. In cyanotic CHD in the thymocyte co-cultures with pDCs, the decreased number of CD4+CD25+FOXP3+ cells, nTreg precursors, was detected in comparison with acyanotic CHD. In cyanotic CHD, the number of CD3hiVα24Jα18+ cells, iNKT precursors, in the thymocyte co-cultures with pDCs did not differ in comparison with acyanotic CHD. Hypoxia in cyanotic CHD increased the resistance to apoptosis of thymocytes in co-cultures with pDCs in comparison with acyanotic CHD. Conclusion: Thus, hypoxia affected the main CD4+ and CD8+ αβTCR T-cell subsets and the number of CD4+CD25+FOXP3+ cells in the thymocyte co-cultures with pDCs isolated from thymus of children with CHD.

10.
COVID-19 Hastalarında Antikorların Hızlı Kromatografik İmmünoassay ile Saptanması
Detection of Antibodies in Patients with COVID-19 by Rapid Chromatographic Immunoassay
Abubaker H Ali, Ali S Zidan
doi: 10.4274/tji.galenos.2022.26349  Sayfalar 115 - 120
Amaç: Koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19), bir insan pandemisi olarak ortaya çıkan, SARS-CoV-2 tarafından bulaşan, potansiyel olarak ölümcül bir solunum yolu hastalığıdır. Bu çalışma, hastalığın başlangıcından 7-14 gün sonra IgM ve IgG antikorlarının virüse karşı oluşan antikorları saptamayı amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada COVID-19'lu 67 hasta (24 erkek ve 43 kadın) ve COVID-19'suz 28 sağlıklı birey (7 erkek ve 21 kadın) içeren kontrol grubu olarak olmak üzere toplam 95 olgu irdelendi. COVID-19 için IgM ve IgG antikorları, hızlı kromatografik immünoassay test (RCI) kullanılarak değerlendirildi.
Bulgular: RCI ile 7-14 gün sonra 67 hastada (%100) IgM antikoru pozitif, 7 gün sonra 56 hastada (%83.6), 14 gün sonra 67 hastada (%100) IgG antikor pozitifliği saptandı.
Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre, RCI, IgM ve IgG antikorlarını değerlendirerek, COVID-19 enfeksiyonun hızlı ve doğru teşhisini sağlamak için kullanılabilir.
Objective: Coronavirus disease-2019 (COVID-19) is a potentially fatal respiratory disease caused by SARS-CoV-2, which has occurred in a human pandemic. This study aims to assess the responses of IgM and IgG antibodies to the virus after 7-14 days following the onset of illness. Materials and Methods: A total of 95 cases, including 67 patients with COVID-19 (24 male and 43 female) and 28 healthy individuals without COVID-19 as the control group (7 male and 21 female), were selected in the present study. IgM and IgG antibodies for COVID-19 were evaluated using rapid chromatographic immunoassay (RCI).
Results: RCI demonstrated that IgM antibody was found as positive in 67 patients (100%) after 7-14 days, whereas IgG antibody was found as positive in 56 patients (83.6%) after 7 days and 67 patients (100%) were positive after 14 days.
Conclusion: According to the obtained results, RCI for IgM and IgG antibodies can be used to make a quick and accurate diagnosis of COVID-19 infections.

LookUs & Online Makale